Mustafa Armağan
Köşe Yazarı
Mustafa Armağan
 

Ziya Gökalp'in fikir hocası bir Azerbaycanlıydı

Fikirler birer örümcek ağı gibi sarar zihinleri. Kimisi sert rüzgârlarda dağılır gider ama kimisi dayanır ve gelecekteki çiçeklenmelerde belirleyici rol oynar. Ama hangisinin ne zaman neşv ü nemâ bulacağını kimse önceden kestiremez. Türkçülük akımı önce dilde, edebiyatta vs. ortaya çıkmıştır ama bir fikir daha doğrusu ideoloji olarak doğuşunu Ziya Gökalp’e bağlamak adet olmuştur. Sanılır ki bu fikir sadece onun ‘karihası’ndan yani zihin kudretinden doğmuştur. Halbuki Diyarbekirli bir Türkçü olan Ziya Gökalp’in de bir hocası vardı ve o, başörtüsü yasağı dolayısıyla gündemimize giren Azerbaycan’ın yetiştirdiği bir aydındı. Benden 97 yıl önce ama benimle aynı gün doğmuş olan Hüseyinzade Ali Bey (‘gündaş’ diyorum ben ona) de ormanı besleyen esrarengiz bir pınardır. Ziya Gökalp’in “yalvaç” dediği, Türkçülüğün en erken ve en berrak seslerinden biri olan bu Azerbaycan Türkü pek bilinmez. Neden? Çünkü resmi tarih bazen en parlak ışıkları bile gölgeye iter. Azerbaycan’da yaygın ismiyle söylersek “Ali Bey Hüseyinzade” 1864 yılında Doğu Azerbaycan’da, Salyan şehrinde doğmuştur. Dedesi Kafkas Şeyhülislamıydı; ilk İslamî eğitimini ondan almıştı. Çocukluğu, Azerbaycan’ın ateşli aydını Mirza Fethali Ahundzade’nin sohbetleri ve Tiflis’in o çok dilli, çok dinli havasında geçmişti. 1885 yılında başladığı Petersburg Üniversitesi fizik ve matematik bölümünü bitirip İstanbul’a geldiğinde Askerî Tıbbiye’ye girdi. Okulun koridorlarında yalnızca tıp öğrenmiyordu. Daha ilk yıllarında “Turan” adlı bir şiir yazmıştı. O şiirde günün Osmanlı aydınlarının henüz tam olarak telaffuz etmediği bir hayali dillendiriyordu: Türk kavimlerinin birliği. 1892 yılında yazılmış bir şiir bu. Daha Sultan II. Abdülhamid devrindeyizdir ve henüz İttihat ve Terakki Cemiyeti bile tam olarak şekillenmemiştir o sırada. Ali Bey Hüseyinzade’nin İstanbul’da tanıştığı genç Ziya Gökalp’e ne söylediğini tam olarak bilemiyoruz. Ama Ziya Gökalp’in onu sonradan “yalvaç” yani “peygamber” diye anması boşuna değildir. Çünkü ona çok büyük saygısı vardı. Hüseyinzade Ali Bey, Ziya Gökalp’e yalnızca bir fikir vermedi; bir bakış açısı, bir ufuk da kazandırdı. “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” düsturunun aslı da onun kaleminden çıkmıştır. Aslı şudur: “Türk kanlı, İslâm imanlı ve Frenk kıyafetli olalım.” Daha net bir ifadeyle şöyle yazmıştır Füyuzât adlı mecmuada: “Füyuzât’ın tuttuğu yol Türkçülük, Müslümanlık ve Avrupalılıktır; Türk hissiyatıyla mütehassis (Türk duygularını benimsemiş), İslam diniyle mütedeyyin (dindarlaşmış) ve Avrupa medeniyet-i hâzırasıyla mütemeddin (bugünkü Avrupa medeniyetiyle medenileşmiş) olmaktır.” (bkz. Afgan Veliyev, Azerbaycan’da Yenileşme ve Milliyetçilik Hareketi, İst., 2005, s. 195 ve 196.) Azerbaycan bayrağındaki mavi, yeşil ve kırmızı renklerin anlamı da buradan gelir aslında. Kırmızı renk modernleşmeyi, mavi renk Türkçülüğü, yeşil renk ise İslamiyeti sembolize etmektedir. İşte Ziya Gökalp bu formülü alıp geliştirmiş, sistemleştirmiş ve Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak adıyla kitaba dökmüştür. Kaynak ise çoğu zaman unutulmuştur. 1903 yılında Azerbaycan’a döndüğünde Ahmet Ağaoğlu ile birlikte Bakü’de Hayat gazetesini ve Füyuzat dergisini çıkardı Hüseyinzade Ali. O yıllarda Rusya Müslümanlarının uyanışında, İstanbul Türkçesini yazı dili olarak benimsetmede, Şii-Sünni ayrılığını aşmada bu yayınların rolü büyüktür. Hüseyinzade Ali burada sadece gazeteci değildi, bir mektep kuruyordu. “Füyuzat edebî mektebi” diye anılan o damar Azerbaycan edebiyatında derin bir iz bırakmıştır. Sonra 1910’da yeniden İstanbul’a geldi Ali Bey. Bu sefer İttihat ve Terakki’nin umumi merkezinde görevliydi. Türk Ocağı’nda gençlerle sohbet ediyor, Ziya Gökalp’le birlikte Türkçü hareketin omurgasını oluşturuyordu. Cumhuriyet kurulduktan sonra da ölümüne kadar İstanbul’da kaldı. Profesör oldu, emekli oldu, Soyadı Kanunu çıkınca “Turan” soyadını aldı. Gelin görün ki İstiklal Mahkemesi onun da yakasına yapıştı. 1926’da İzmir suikastı davasına adı karıştı, yargılandı ve beraat etti. Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü o dönemde Türkçülük, resmi söylemle zaman zaman gerilim yaşamıştı. Hüseyinzade Ali ne tam olarak rejimin içinde ne de dışındaydı. Belki de bu yüzden adı Cumhuriyet devrinde neredeyse unutturulmuştur. Onun en büyük özelliği, köprü şahsiyet olmasıydı. Azerbaycan’dan Anadolu’ya, Petersburg’dan İstanbul’a, tababetten Turan mefkûresine uzanan bir köprü. Çok dil biliyordu; resim yapıyor, şiir yazıyor, tıp kitapları tercüme ediyordu. Ama asıl işi, Türk dünyasının iki yakasını birbirine bağlamaktı. Ziya Gökalp’in sistemleştirdiği Türkçülüğün arkasında onun sesi vardır. Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset”ine verdiği cevapta da o ses duyulur. “Turan” kelimesini Türkiye’de ciddiyetle ilk dillendirenlerden biridir. Bugün Hüseyinzade Ali Turan’ı okuyan şunu fark eder: Türkçülük 1910’ların İstanbul’unda birdenbire ortaya çıkmış bir fikir değildir. Daha önc, Kafkasya’da, Bakü’de, Petersburg’da filizlenmiş; İstanbul’a geldiğinde olgunlaşmıştır. Ziya Gökalp büyük bir sistem kurucusudur, bunu inkâr etmek mümkün değil. Ama her büyük sistemin arkasında o sistemi besleyen, ona nefes üfleyen isimler vardır. Hüseyinzade Ali o isimlerden biridir. Bugün bu vesileyle de olsa Karacaahmet mezarlığında son uykusunu uyumakta olan bu ilginç aydını hatırlamak sadece bir biyografi okumak anlamına gelmez. Türk fikir hayatının nasıl örüldüğünü, hangi sessiz emeklerin büyük sentezleri mümkün kıldığını anlamaktır. Bazen parlak ışıklar milletlerin görüş alanının dışında kaldığı için görülmez. Hüseyinzade Ali de onlardan biridir.
Ekleme Tarihi: 21 Ekim 2026 -Çarşamba

Ziya Gökalp'in fikir hocası bir Azerbaycanlıydı

Fikirler birer örümcek ağı gibi sarar zihinleri. Kimisi sert rüzgârlarda dağılır gider ama kimisi dayanır ve gelecekteki çiçeklenmelerde belirleyici rol oynar. Ama hangisinin ne zaman neşv ü nemâ bulacağını kimse önceden kestiremez.

Türkçülük akımı önce dilde, edebiyatta vs. ortaya çıkmıştır ama bir fikir daha doğrusu ideoloji olarak doğuşunu Ziya Gökalp’e bağlamak adet olmuştur. Sanılır ki bu fikir sadece onun ‘karihası’ndan yani zihin kudretinden doğmuştur. Halbuki Diyarbekirli bir Türkçü olan Ziya Gökalp’in de bir hocası vardı ve o, başörtüsü yasağı dolayısıyla gündemimize giren Azerbaycan’ın yetiştirdiği bir aydındı.

Benden 97 yıl önce ama benimle aynı gün doğmuş olan Hüseyinzade Ali Bey (‘gündaş’ diyorum ben ona) de ormanı besleyen esrarengiz bir pınardır. Ziya Gökalp’in “yalvaç” dediği, Türkçülüğün en erken ve en berrak seslerinden biri olan bu Azerbaycan Türkü pek bilinmez. Neden? Çünkü resmi tarih bazen en parlak ışıkları bile gölgeye iter.

Azerbaycan’da yaygın ismiyle söylersek “Ali Bey Hüseyinzade” 1864 yılında Doğu Azerbaycan’da, Salyan şehrinde doğmuştur. Dedesi Kafkas Şeyhülislamıydı; ilk İslamî eğitimini ondan almıştı. Çocukluğu, Azerbaycan’ın ateşli aydını Mirza Fethali Ahundzade’nin sohbetleri ve Tiflis’in o çok dilli, çok dinli havasında geçmişti.

1885 yılında başladığı Petersburg Üniversitesi fizik ve matematik bölümünü bitirip İstanbul’a geldiğinde Askerî Tıbbiye’ye girdi. Okulun koridorlarında yalnızca tıp öğrenmiyordu. Daha ilk yıllarında “Turan” adlı bir şiir yazmıştı. O şiirde günün Osmanlı aydınlarının henüz tam olarak telaffuz etmediği bir hayali dillendiriyordu: Türk kavimlerinin birliği. 1892 yılında yazılmış bir şiir bu. Daha Sultan II. Abdülhamid devrindeyizdir ve henüz İttihat ve Terakki Cemiyeti bile tam olarak şekillenmemiştir o sırada.

Ali Bey Hüseyinzade’nin İstanbul’da tanıştığı genç Ziya Gökalp’e ne söylediğini tam olarak bilemiyoruz. Ama Ziya Gökalp’in onu sonradan “yalvaç” yani “peygamber” diye anması boşuna değildir. Çünkü ona çok büyük saygısı vardı.

Hüseyinzade Ali Bey, Ziya Gökalp’e yalnızca bir fikir vermedi; bir bakış açısı, bir ufuk da kazandırdı. “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” düsturunun aslı da onun kaleminden çıkmıştır. Aslı şudur:

“Türk kanlı, İslâm imanlı ve Frenk kıyafetli olalım.”

Daha net bir ifadeyle şöyle yazmıştır Füyuzât adlı mecmuada:

“Füyuzât’ın tuttuğu yol Türkçülük, Müslümanlık ve Avrupalılıktır; Türk hissiyatıyla mütehassis (Türk duygularını benimsemiş), İslam diniyle mütedeyyin (dindarlaşmış) ve Avrupa medeniyet-i hâzırasıyla mütemeddin (bugünkü Avrupa medeniyetiyle medenileşmiş) olmaktır.” (bkz. Afgan Veliyev, Azerbaycan’da Yenileşme ve Milliyetçilik Hareketi, İst., 2005, s. 195 ve 196.)

Azerbaycan bayrağındaki mavi, yeşil ve kırmızı renklerin anlamı da buradan gelir aslında. Kırmızı renk modernleşmeyi, mavi renk Türkçülüğü, yeşil renk ise İslamiyeti sembolize etmektedir.

İşte Ziya Gökalp bu formülü alıp geliştirmiş, sistemleştirmiş ve Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak adıyla kitaba dökmüştür. Kaynak ise çoğu zaman unutulmuştur.

1903 yılında Azerbaycan’a döndüğünde Ahmet Ağaoğlu ile birlikte Bakü’de Hayat gazetesini ve Füyuzat dergisini çıkardı Hüseyinzade Ali. O yıllarda Rusya Müslümanlarının uyanışında, İstanbul Türkçesini yazı dili olarak benimsetmede, Şii-Sünni ayrılığını aşmada bu yayınların rolü büyüktür. Hüseyinzade Ali burada sadece gazeteci değildi, bir mektep kuruyordu. “Füyuzat edebî mektebi” diye anılan o damar Azerbaycan edebiyatında derin bir iz bırakmıştır.

Sonra 1910’da yeniden İstanbul’a geldi Ali Bey. Bu sefer İttihat ve Terakki’nin umumi merkezinde görevliydi. Türk Ocağı’nda gençlerle sohbet ediyor, Ziya Gökalp’le birlikte Türkçü hareketin omurgasını oluşturuyordu.

Cumhuriyet kurulduktan sonra da ölümüne kadar İstanbul’da kaldı. Profesör oldu, emekli oldu, Soyadı Kanunu çıkınca “Turan” soyadını aldı.

Gelin görün ki İstiklal Mahkemesi onun da yakasına yapıştı. 1926’da İzmir suikastı davasına adı karıştı, yargılandı ve beraat etti. Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü o dönemde Türkçülük, resmi söylemle zaman zaman gerilim yaşamıştı. Hüseyinzade Ali ne tam olarak rejimin içinde ne de dışındaydı. Belki de bu yüzden adı Cumhuriyet devrinde neredeyse unutturulmuştur.

Onun en büyük özelliği, köprü şahsiyet olmasıydı. Azerbaycan’dan Anadolu’ya, Petersburg’dan İstanbul’a, tababetten Turan mefkûresine uzanan bir köprü.

Çok dil biliyordu; resim yapıyor, şiir yazıyor, tıp kitapları tercüme ediyordu. Ama asıl işi, Türk dünyasının iki yakasını birbirine bağlamaktı.

Ziya Gökalp’in sistemleştirdiği Türkçülüğün arkasında onun sesi vardır. Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset”ine verdiği cevapta da o ses duyulur. “Turan” kelimesini Türkiye’de ciddiyetle ilk dillendirenlerden biridir.

Bugün Hüseyinzade Ali Turan’ı okuyan şunu fark eder: Türkçülük 1910’ların İstanbul’unda birdenbire ortaya çıkmış bir fikir değildir. Daha önc, Kafkasya’da, Bakü’de, Petersburg’da filizlenmiş; İstanbul’a geldiğinde olgunlaşmıştır. Ziya Gökalp büyük bir sistem kurucusudur, bunu inkâr etmek mümkün değil. Ama her büyük sistemin arkasında o sistemi besleyen, ona nefes üfleyen isimler vardır. Hüseyinzade Ali o isimlerden biridir.

Bugün bu vesileyle de olsa Karacaahmet mezarlığında son uykusunu uyumakta olan bu ilginç aydını hatırlamak sadece bir biyografi okumak anlamına gelmez. Türk fikir hayatının nasıl örüldüğünü, hangi sessiz emeklerin büyük sentezleri mümkün kıldığını anlamaktır.

Bazen parlak ışıklar milletlerin görüş alanının dışında kaldığı için görülmez. Hüseyinzade Ali de onlardan biridir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve turkishdailynews.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.