Mustafa Armağan
Köşe Yazarı
Mustafa Armağan
 

CHP Aşık Veysel’i Ankara’ya sokmadığı gibi dövdürüp sazını yaktırmıştı

Körlüğün başlıca iki tesiri olur gözlerini kaybedenler üzerinde: Ya karanlık dünyalarına kapanır, hayata küser veya aksine çok güçlü bir enerji doğar içlerinde ve onları şahikalara taşır. Türk saz şiirinin ustalarından Aşık Veysel gözleri görmese de gönlüyle, sazıyla, sözüyle Anadolu’nun evrensel ateşini Osmanlı’dan Cumhuriyet’e taşıyan irfan fedailerdendi. Sultan 2. Abdülhamid devrinde, 1894 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya gelen Aşık Veysel yedi yaşındayken çiçek hastalığına yakalandı. Önce sağ gözünü, sonra da sol gözünü kaybetti. Köyün “kör çocuğu”ydu artık Veysel. Arkadaşlarından ayrı kalıyor, bir kenarda oyun oynayamadan geçiyordu çocukluk günleri. Garip kalan oğlunun durumuna üzülen babası bir gün ona bir saz aldı belki avunur diye. İşte o saz küçük Veysel’in hem sadık dostu oldu hem de hayat çizgisini değiştirdi.   Tarlada çalıştı, hayvan güttü, yokluğun her türlüsünü çekti. Saz çalıp türkü söyleyerek köy köy, kasaba kasaba dolaştı. Yıllarca tanınmadan üç beş kuruş kazanmak uğruna taban vurdu. Tek Parti döneminde de çektikleri az değildi Aşık Veysel’in. Radikal batılılaşma politikaları sırasında geleneksel âşıklık geleneği ve saz çalmanın “gerici”, “çağdışı” ve “irtica aleti” görülerek baskı altına alındığını hatta Türk musikisi (alaturka) aletleri yanında sazın da ilkel bulunup yasaklandığını biliyoruz.   Âşık Veysel’in anlatımına göre sazı beş defa elinden alınmış, hatta karakollarda dayak yemiştir. Kendisini yakından tanıyan romancı Yaşar Kemal hem Veysel’den hem de şair Ahmet Kutsi Tecer’den dinlediklerini bir tv programında şöyle anlatmıştır Zülfü Livaneli’ye: “Sivas Maarif Müdürü Tecer âşıklar gecesi yapacakmış. Bu sırada duyduğu Veysel’in peşine jandarmaları salmış. Bulup getirmişler gerçi ama elinde sazı yokmuş. ‘Veysel, sazına ne oldu?’ demiş Tecer. ‘Elimden alıp karakola götürüp dayak attılar. Sazımı da fırında yaktılar’ demiş. Neymiş,? Saz çalmak gericilikmiş.”   Aşık Veysel Ankara'dan memleketine dönebilmek için yol parası bulamamış ve bu yüzden gazetelere malzeme olmuş. Aşık Veysel’in çektiği çilelerin en çarpıcı olanlarından biri de başkent Ankara’da yaşanmıştır. Cumhuriyet’in 10. yıldönümü için yazdığı “Cumhuriyet Destanı”nı bizzat Gazi’ye okumak istiyordu Veysel. Kara bahtının bu yoldan açılacağını umuyordu. Sırtında sazı, Sivas’tan köylüsü ve can dostu İbrahim’le birlikte kara kış şartlarında, yaklaşık üç ay yayan yapıldak yürüyüp Ankara’ya ulaştı. Ne var ki Ankara’da sertliğiyle tanınan, “Komünizm gerekirse onu da biz getiririz” demesiyle meşhur Vali Nevzat Tandoğan’ın katı kıyafet denetimiyle karşılaştı. Olay kaynaklarda şöyle aktarılır: “Arkadaşı İbrahim’le birlikte Ulus’taki Karaoğlan Çarşısı’na sazına tel almak için giden Âşık Veysel’i polisler durdurdu. Gözlerinin kör oluşu ve üstünün başının perişan hali nedeniyle dilenci sanılarak Ulus’a sokulmadı ve zabıtalar tarafından şehirden dışarı çıkarıldı. Bu sırada sazının da zabıtalarca kırıldığı söylenir.” Bu olay, Aşık Veysel’in Atatürk’le yüz yüze görüşme hayalini suya düşürdü. Sivrialan köyüne dönmek için dostu İbrahim’le içi kan ağlayarak tekrar yollara düştü. Yetmiş küsur yılını karanlıkta geçirdi. Ama o karanlıkta “Uzun İnce Bir Yoldayım”ı, “Kara Toprak”ı, “Güzelliğin On Para Etmez”i yazdı. Gözleri görmüyordu ama kalbiyle nice gözü açıklardan daha iyi görüyordu dünyayı. Âşık Veysel 1973’te doğduğu köyde hayata veda ettiğinde arkasında yüzlerce türkü ve milyonlarca seven bıraktı. Görmeden yaşamış, yokluk içinde üretmiş, dayaklara, yasaklara ve hor görülmeye rağmen sazını elden bırakmamış ve Tek Parti döneminin baskıcı politikalarına mukabil vatan sevgisini ve insanlığın renklerini en güzel şekilde anlatmıştı. Âşık Veysel’in çektikleri bir insanın iradesiyle karanlığı nasıl aydınlığa çevirebileceğinin en büyük kanıtıdır. “Benim sadık yarim kara topraktır” derken, hem toprağa hem hayata hem de çektiği bütün çilelere selam duruyordu. Geçen 28 Mart’a tevafuk eden vefatının 53. yıldönümünde bu baştan ayağa dertli şairimize Allah'tan rahmet diliyorum. Not: Yazımın içinde gördüğünüz fotoğraflar Ara Güler’e ait olup 1957 yılında Hayat dergisinde çıkmıştır. Aşık Veysel zaman zaman köyünden çıkıp diyar diyar dolaştıktan sonra can dostu İbrahim ile birlikte tekrar köyüne dönerdi (Hayat, sayı 62, 13 Aralık 1957, s. 24.)  
Ekleme Tarihi: 03 Nisan 2026 -Cuma
Mustafa Armağan

CHP Aşık Veysel’i Ankara’ya sokmadığı gibi dövdürüp sazını yaktırmıştı

Körlüğün başlıca iki tesiri olur gözlerini kaybedenler üzerinde: Ya karanlık dünyalarına kapanır, hayata küser veya aksine çok güçlü bir enerji doğar içlerinde ve onları şahikalara taşır.

Türk saz şiirinin ustalarından Aşık Veysel gözleri görmese de gönlüyle, sazıyla, sözüyle Anadolu’nun evrensel ateşini Osmanlı’dan Cumhuriyet’e taşıyan irfan fedailerdendi.

Sultan 2. Abdülhamid devrinde, 1894 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya gelen Aşık Veysel yedi yaşındayken çiçek hastalığına yakalandı. Önce sağ gözünü, sonra da sol gözünü kaybetti.

Köyün “kör çocuğu”ydu artık Veysel. Arkadaşlarından ayrı kalıyor, bir kenarda oyun oynayamadan geçiyordu çocukluk günleri. Garip kalan oğlunun durumuna üzülen babası bir gün ona bir saz aldı belki avunur diye. İşte o saz küçük Veysel’in hem sadık dostu oldu hem de hayat çizgisini değiştirdi.

 

Tarlada çalıştı, hayvan güttü, yokluğun her türlüsünü çekti. Saz çalıp türkü söyleyerek köy köy, kasaba kasaba dolaştı. Yıllarca tanınmadan üç beş kuruş kazanmak uğruna taban vurdu.

Tek Parti döneminde de çektikleri az değildi Aşık Veysel’in. Radikal batılılaşma politikaları sırasında geleneksel âşıklık geleneği ve saz çalmanın “gerici”, “çağdışı” ve “irtica aleti” görülerek baskı altına alındığını hatta Türk musikisi (alaturka) aletleri yanında sazın da ilkel bulunup yasaklandığını biliyoruz.

 

Âşık Veysel’in anlatımına göre sazı beş defa elinden alınmış, hatta karakollarda dayak yemiştir. Kendisini yakından tanıyan romancı Yaşar Kemal hem Veysel’den hem de şair Ahmet Kutsi Tecer’den dinlediklerini bir tv programında şöyle anlatmıştır Zülfü Livaneli’ye:

“Sivas Maarif Müdürü Tecer âşıklar gecesi yapacakmış. Bu sırada duyduğu Veysel’in peşine jandarmaları salmış. Bulup getirmişler gerçi ama elinde sazı yokmuş. ‘Veysel, sazına ne oldu?’ demiş Tecer. ‘Elimden alıp karakola götürüp dayak attılar. Sazımı da fırında yaktılar’ demiş. Neymiş,? Saz çalmak gericilikmiş.”

 

Aşık Veysel Ankara'dan memleketine dönebilmek için yol parası bulamamış ve bu yüzden gazetelere malzeme olmuş.

Aşık Veysel’in çektiği çilelerin en çarpıcı olanlarından biri de başkent Ankara’da yaşanmıştır. Cumhuriyet’in 10. yıldönümü için yazdığı “Cumhuriyet Destanı”nı bizzat Gazi’ye okumak istiyordu Veysel. Kara bahtının bu yoldan açılacağını umuyordu. Sırtında sazı, Sivas’tan köylüsü ve can dostu İbrahim’le birlikte kara kış şartlarında, yaklaşık üç ay yayan yapıldak yürüyüp Ankara’ya ulaştı. Ne var ki Ankara’da sertliğiyle tanınan, “Komünizm gerekirse onu da biz getiririz” demesiyle meşhur Vali Nevzat Tandoğan’ın katı kıyafet denetimiyle karşılaştı. Olay kaynaklarda şöyle aktarılır:

“Arkadaşı İbrahim’le birlikte Ulus’taki Karaoğlan Çarşısı’na sazına tel almak için giden Âşık Veysel’i polisler durdurdu. Gözlerinin kör oluşu ve üstünün başının perişan hali nedeniyle dilenci sanılarak Ulus’a sokulmadı ve zabıtalar tarafından şehirden dışarı çıkarıldı. Bu sırada sazının da zabıtalarca kırıldığı söylenir.”

Bu olay, Aşık Veysel’in Atatürk’le yüz yüze görüşme hayalini suya düşürdü. Sivrialan köyüne dönmek için dostu İbrahim’le içi kan ağlayarak tekrar yollara düştü.

Yetmiş küsur yılını karanlıkta geçirdi. Ama o karanlıkta “Uzun İnce Bir Yoldayım”ı, “Kara Toprak”ı, “Güzelliğin On Para Etmez”i yazdı. Gözleri görmüyordu ama kalbiyle nice gözü açıklardan daha iyi görüyordu dünyayı.

Âşık Veysel 1973’te doğduğu köyde hayata veda ettiğinde arkasında yüzlerce türkü ve milyonlarca seven bıraktı.

Görmeden yaşamış, yokluk içinde üretmiş, dayaklara, yasaklara ve hor görülmeye rağmen sazını elden bırakmamış ve Tek Parti döneminin baskıcı politikalarına mukabil vatan sevgisini ve insanlığın renklerini en güzel şekilde anlatmıştı.

Âşık Veysel’in çektikleri bir insanın iradesiyle karanlığı nasıl aydınlığa çevirebileceğinin en büyük kanıtıdır. “Benim sadık yarim kara topraktır” derken, hem toprağa hem hayata hem de çektiği bütün çilelere selam duruyordu.

Geçen 28 Mart’a tevafuk eden vefatının 53. yıldönümünde bu baştan ayağa dertli şairimize Allah'tan rahmet diliyorum.

Not: Yazımın içinde gördüğünüz fotoğraflar Ara Güler’e ait olup 1957 yılında Hayat dergisinde çıkmıştır.

Aşık Veysel zaman zaman köyünden çıkıp diyar diyar dolaştıktan sonra can dostu İbrahim ile birlikte tekrar köyüne dönerdi (Hayat, sayı 62, 13 Aralık 1957, s. 24.)

 
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve turkishdailynews.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.