İsrail, bugün dünyaya; askeri saldırganlıkta sınır tanımayan, şiddeti ve yıkıcılığı bir yönetim biçimi haline getirmiş, acımasız bir kıyıcılık ve yayılmacılıkla ayakta durmaya çalışan bir devlet görüntüsü veriyor.
Toplam nüfusu yaklaşık 9,7 milyon. Aktif asker sayısı 170 bin civarında, rezerv güç ise 450 binin üzerinde. Nüfusa oranla asker sayısında dünyanın en üst sıralarında yer alıyor. Sivil hayat ile askerlik arasındaki sınırların neredeyse tamamen ortadan kalktığı, son derece militarize bir toplumsal yapı söz konusu.
İlk bakışta bu tablo, İsrail'in "güvenlik ihtiyacı" ile açıklanabilir gibi görünebilir. Ancak meselenin özü burada değil. "Güvenlik" kavramının arkasına gizlenen; yayılmacı, otoriter ve yok edici bir güvenlik doktrini, gerçekte belirleyici olan unsur.
Bugün İsrail'de hâkim olan politika; Filistinlilere bir devlet hakkı tanımamayı, onları sistematik biçimde yerinden etmeyi, topraklarını gasp etmeyi ve bu yolla kendi "güvenliğini" sağlamayı esas alıyor. Güvenlik söylemi, bu politikanın meşrulaştırıcı kılıfına dönüşmüş durumda.
İsrail'in kuruluş sürecinde elde ettiği sonuçları; büyük ölçüde dış destek kadar uyguladığı sertlik ve yıkıcılığa borçlu olduğu düşüncesi, bugünkü yaklaşımı da besliyor. Bu nedenle Birleşmiş Milletler kararlarını, uluslararası hukuku ve özellikle içinde bulunduğu Ortadoğu coğrafyasındaki komşularını çoğu zaman yok sayabiliyor. Daha da ötesi, komşu ülkelere yönelik saldırıları kendinde hak görebiliyor. Bu anlayışın temelinde, "kutsal" kabul edilen güvenlik ihtiyacının her şeyi meşru kıldığına dair sarsılmaz bir inanç yatıyor.
İsrail toplumunun bu denli militarize olmasının arkasında da bu zihniyet bulunuyor.
ABD'den aldığı güçlü destek, İsrail'in bölgesel riskleri göze alabilmesini kolaylaştırıyor. İran'a yönelik saldırı ihtimali ya da bu yöndeki adımlar da bu cesaretin bir yansıması. Hatta ABD'deki siyasi dengelerde bile "İran" başlığının belirleyici olduğu bugün daha net görülüyor.
Ancak asıl soru şu: İsrail, bulunduğu coğrafyada bu kadar yoğun bir gerilim ve çatışma üretirken nasıl bir gelecek tasavvur ediyor? Sonsuza kadar bir "garnizon devlet" olarak mı varlığını sürdürecek?
Daha da önemlisi: Neden "barış" seçeneği, İsrail'in güvenliği için gerçek bir alternatif olarak hiç ciddi biçimde ele alınmadı? 1967 sınırları temelinde kurulacak bir Filistin devleti, İsrail'i daha güvensiz mi kılardı, yoksa tam tersine daha istikrarlı bir geleceğin kapısını mı aralardı?
İsrail'in komşuları, ihtilafların çözümü için bu şartı öncelikli görürken; İsrail neden sürekli olarak daha zor, daha yıkıcı ve uzun vadede daha fazla düşmanlık üretecek yolu tercih ediyor?
Bu tabloyu yalnızca "güvenlik ihtiyacı" ile açıklamak ikna edici değil. İsrail'in çevreye yönelik doktrini, giderek daha fazla, İslam dünyasına karşı açık ya da örtülü bir çatışma pozisyonuna işaret ediyor. Bu durumun bölge halkları açısından tarihsel çağrışımı ise oldukça ağır: Birçokları için bu, modern zamanların yeni bir "Haçlı Seferi" algısından başka bir anlam taşımıyor.
