"Birleşik Kürdistan" planı ilk kez 1982 yılında ABD Kongresi'ne sunulan bir raporda gündeme gelir. İngiliz-Amerikalı tarihçi Bernard Lewis'in Ortadoğu'nun sınırlarının yeniden düzenlenmesini önerdiği bu raporda; Irak'ın kuzeyi, İran'ın kuzeybatısı, Suriye'nin kuzeydoğusu ve Türkiye'nin güneydoğusundan koparılacak topraklardan oluşan tek parça bir "Birleşik Kürdistan" kurulması gerektiği ifade edilir.
Bernard Lewis'in bu önerisi özellikle 1990'lardan sonra neo-muhafazakâr çevreler tarafından sahiplenilmiştir. Neo-muhafazakârlar, ABD dış politikasını İsrail'in stratejik çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışan bir akım olarak da değerlendirilmektedir. Bu çevrelerin İsrail siyasetiyle yakın ilişkiler içinde olduğu ve dönemin İsrail liderleriyle birçok ortak toplantı gerçekleştirdikleri açık kaynaklarda da görülmektedir.
Arap devletleriyle çevrili bir coğrafyada kurulan İsrail için, kuruluşundan itibaren Ortadoğu'daki sınırların değişmesi, bölgedeki Müslüman devletlerin zayıflatılması ve İsrail'in bölgenin hegemon gücü haline gelmesi düşüncesi dış politikanın temel unsurlarından biri olmuştur.
İsrail'in İran, Irak, Suriye ve Türkiye'de yaşayan Kürtleri zamanla tek bir devlet çatısı altında toplama fikri yeni değildir ve aslında bir sır da sayılmaz. 1950'li yıllarda İsrail Başbakanı David Ben-Gurion ile İsrail'in ABD Büyükelçisi arasında geçen bir yazışmada, Türkiye'ye atıfla "Kürdistan kurma planımızın farkına vardılar" ifadesinin yer aldığı yıllar sonra arşiv belgelerinin açıklanmasıyla ortaya çıkmıştır.
Menderes hükümetinin 27 Mayıs darbesiyle devrilmesi ve ardından gelen idamların, Türkiye'nin bu tür planların farkına varmasıyla bağlantılı olup olmadığı ise tarihçilerin tartışmaya devam ettiği bir konudur.
İsrail'in "Büyük Kürdistan" planının ilk ayağının Kuzey Irak olduğu sıkça dile getirilir. İsrail ve dolayısıyla MOSSAD'ın Irak Kürtleriyle erken sayılabilecek bir dönemde ilişki kurduğu bilinmektedir. Kürtlerin yaşadığı ülkelerdeki merkeziyetçi ve dışlayıcı devlet yapıları da zamanla bazı Kürt örgütlerinin dış güçlerle ilişki kurmasını kolaylaştırmıştır.
Irak, İran ve Suriye'nin yanı sıra Türkiye'de de uzun yıllar uygulanan baskıcı ve inkârcı politikalar, Kürt meselesinin derinleşmesine ve çok sayıda silahlı örgütün ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Özellikle 1970'li yıllarda, Soğuk Savaş'ın elverişli atmosferinde birçok silahlı Kürt örgütü ortaya çıkmıştır. Bu örgütlerin bazılarının kuruluş süreçlerinde farklı ülkelerin istihbarat servislerinin rol oynadığı da çeşitli kaynaklarda dile getirilmektedir.
ABD Kongresi'ne sunulan raporlarda yer alan ve neo-muhafazakâr çevrelerin savunduğu Ortadoğu'da sınırların değiştirilmesi fikri, zamanla bazı Kürt örgütlerinin stratejik hedefleri arasında da yer almaya başlamıştır.
1991'de başlayan süreç ve 2003'teki Irak işgali ile 2011'de patlak veren Suriye iç savaşı, bu ülkelerdeki Kürt örgütlerinin otonomi kazanmasına ve yarı devlet niteliğinde yapılar oluşturmasına zemin hazırlamıştır. ABD ve İsrail'in İran'a yönelik stratejik hesapları çerçevesinde, bu ülkedeki Kürtleri de kapsayan planların gündeme gelmesi durumunda Irak ve Suriye'den sonra İran'da da yeni otonomi alanlarının ortaya çıkması ihtimali sıkça tartışılmaktadır.
"Birleşik Kürdistan" hedefinin kuruluş programında açıkça yer aldığı tek silahlı Kürt örgütü olan PKK'nın ise Suriye, Irak ve İran'da çeşitli uzantıları bulunmakla birlikte, ana faaliyet alanı Türkiye'dir. PKK'nın Suriye uzantısı olarak görülen PYD/YPG'nin ABD desteğiyle Suriye'de geniş bir otonom alan elde etmesi, örgütün bölgesel dengelerde önemli bir aktör haline gelmesine yol açmıştır.
Türkiye ise son yıllarda geliştirdiği demokratik mekanizmalar ve güvenlik politikaları sayesinde PKK'yı ayrılıkçı hedeflerinden geri adım atmaya zorlayan bir strateji izlemektedir. Bununla birlikte Türkiye açısından temel mesele, örgütün dış güçlerin vekil unsuru olma özelliğinin tamamen ortadan kaldırılmasıdır.
Bu noktada Türkiye'nin önünde kritik bir siyasi ve stratejik süreç bulunmaktadır. Ülkenin demokratik kapasitesi, ekonomik gücü ve askeri imkânları, bölgedeki diğer ülkelerden farklı bir konumda olmasını sağlamaktadır. Ancak nihai belirleyici unsur siyasi iradenin nasıl bir strateji izleyeceği olacaktır.
Ortadoğu'nun değişken dengeleri içinde "Birleşik Kürdistan" senaryosu zaman zaman yeniden gündeme gelebilecek bir ihtimal olarak varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle Türkiye açısından bu tartışmayı tamamen gündem dışı görmek yerine, bölgesel gelişmelerle birlikte dikkatle izlemek gerekmektedir.
